Yazar arşivleri: Mehmet İrşad

Allah devlete zeval vermesin !

Bu sözü, geçen yıl bir iftar davetinde bundan sonra hiç unutamayacak şekilde aklıma kazıdığımı hatırlıyorum. Talasemi major hastası bir çocuğun babasıyla beraber bir aile dostumuzun evinde davetliydik. Çocuğa kemik iliği nakli yapılmasına az bir süre kalmıştı, baba da dertliydi haliyle.  “Devletimiz çok büyük.” dedi. “Bizden örnekleri aldılar, ilik veri bankasına yüklediler. Almanya’dan birisiyle eşleşti, daha ileri testler yapıldı. Hastane SGK’ya yazıyor, SGK bakanlığa, orası Almanya’ya. Biz hiç uğraşmıyoruz. Sadece 100 TL bir şey ödememiz gerekti. Sırf yurtdışından iliğin gelmesi binlerce lira tutuyormuş, 100 TL ne ki ? Allah devletimize zeval vermesin !”

***

Birkaç ay evvel bir tanıdığımız geçerken uğramıştı bize. Gece uyandıran göğüs ağrısı vardı, uzun yıllardır sigara kullanıyordu. Tam anlayabilmek için sorular sorduğumu hatırlıyorum: Ağrının karakteri nasıl, yaygın mı, nerenin ağrıdığını gösterebiliyor musun, yürüdükçe veya merdiven çıktıkça artıyor mu, dinlenince azalıyor mu, ne zamandan beri artmaya başladı, kaç yıldır sigara içiyorsun, vs… Kontrole gidip ihmal etmemesini söylemiştim, ayrılmıştık. Aynı zamanda babamın da yıllardır sigarayı bıraksın diye dil döktüğü biriydi Vedat amca. Her nasılsa, sorduğum soruların cevaplarını unutmuşum ama aklımda “Vedat amcanın angina pectoris’i var” diye kalmış. Sonraları sınavlar falan derken unutmuştum bu hadiseyi.

Geçen gün babam aradı, “Oğlum, Vedat amcana kardiyolojiden bir randevu alsan” dedi. Aile hekimine gitmiş, o da kardiyolojiye öncelik ver demiş. Ağrısı son zamanlarda artmışmış. Kardiyolojiye gittim, saat 13:48 civarıydı. Hasan Hoca poliklinikteymiş, “buyrun gençler” dedi. Hızlıca durumu anlatmaya çalışırken (aklımda da angina pectoris kalmıştı ya) “hocam geceleri uyandırıyormuş, sıklığı artmış, sanki unstable angina ama” diye bir pot kırdım ki Hasan hoca beni hiç bozmadan “Gelsin gelsin, eğer öyleyse acile gitmesi gerekir zaten. Nerede kalıyor ? Hemen gelebilir mi ?” dedi. “3’te burada olur hocam” diyince “Gelsin, senin ismini söylesin ben bakarım.” dedi.

Öğrenci milleti sevdiği, saydığı hoca tarafından onure edilince havalara uçuyor sanki. Vay canına ! İsmimi söyleyecek ve Hasan Hoca’dan muayene olabilecek. Ne güzel şey.

“Halk içinde mûteber bir nesne yok devlet gibi / Olmaya devlet cihân da bir nefes sıhhât gibi.”
Kanuni Sultan Süleyman Han

13:50 civarında Vedat amcayı aradım, “Abi hemen gel hoca seni bekliyor” dedim. Ben telaşe verince o da şaşırmış, 14 arabasına yetişip geldi. EKG’yi çektirip beraber Hasan Hoca’ya gittik ki ne göreyim ! Ben bir saat önce hocaya unstable angina demişim. Hasta ağrıyan yerini parmakla gösteriyor, yaklaşık sağ midclavicular hatta bir ağrı. Yürümekle değişmiyor, nefes darlığı yok, ağrı yayılmıyor. Vedat amca anlattıkça yerin dibine giriyorum, her an hocanın beni tekme tokat odadan kovmasını bekliyorum. Herhalde ben öyle yapardım. Kardiyoloji stajını geçmiş bir öğrenci bana atipik angina’yı unstable diye anlatsaydı en iyi ihtimalle kovardım diye tahmin ediyorum.

Hasan Hoca bana hiçbir şey demedi. Hastaya “senin ağrın bizlik değil, falan yere git” de demedi. Ağrının bizimle ilgisi yok dedi ama güzelce muayene etti, EKO yaptı. 40 yaşını geçmiş ve sigara kullanıyor olduğundan efor testini de görmek istedi ki olay da zaten orada değişti, ST çökmeleri vardı. EKO’da asendan aort’un büyüklüğünü görünce “BT ile teyid etmek gerekir” demişti ama ST çökmeleri de olunca anjio yapmak gerektiğini söyledi.

Vedat amca şaşkındı. 1,5 saat kadar önce işyerinde rutin işlerini yaparken şimdi anjio yapmak gerekir denmesi ona biraz hızlı gelmişti anlaşılan. Benim halimi anlatmaya ne gerek ? Daha “ben nasıl yanlış hatırlıyorum bu kadar ya” diye düşünüyorken sonuna kadar güvendiğimiz Hasan Hoca’nın bu kararı vermesi beni de şaşırtmıştı. Çok yanlış hatırlamış ama sonuçta Vedat Amca’yı Hasan Hoca’ya götürmekle doğru bir şey yapmıştım sanırım.

Ertesi gün anjio yapıldı. Asendan aort’un çapı 48 mm idi ki biz Kalp Damar Cerrahisi’nde cerrahi sınırını 50 mm olarak öğrenmiştik, yani sınıra dayanmıştı. (O esnada bile Hasan Hoca bize sürekli anlatıyor, bilgi veriyordu. Normalde sınır 55 mm imiş ama hastada biküspit aort olduğundan dolayı sınır 50 mm oluyormuş.) Üstelik Hasan Hoca koronerleri de kontrol etmişti ve kalsifikasyonlar vardı. “Sigarayı bırakmazsan, ileride kalp hastalığına adaysın.” dedi Hasan Hoca. Böylelikle babamın yıllardır uğraştığı sigara meselesi Hasan Hoca’nın bir cümlesiyle bitiyordu. Artık yanlış hatırlamamda da bir hikmet var diye düşünmeye başlamıştım 🙂 Vedat Amca’nın bu konuda iki şansı vardı bana göre: Birincisi Hasan Hoca’ya muayene olabilmesi, ikincisi de benim onun şikayetlerini yanlış hatırlamam.

Taburcu edileceği esnada

Ve sonuçta: Hasan Hoca’nın ilgi ve alakası sayesinde Vedat amca’nın hastalığını öğrenmiş; asemptomatik seyredip herhangi bir zamanda diseksiyon veya rüptürle ciddi mortal olacak bir durumun önüne geçebilmiş olduk. Vedat Amca şimdi sigarayı bırakıyor, yeme-içmesini düzenliyor, tansiyonunu takip ediyor. Her karşılaştığımda da Hasan Hoca’ya da bana da dua etmeyi ihmal etmiyor 🙂

Başta da dedim ya, Allah devletimize zeval vermesin ! Hasan Hoca ve onun gibi pek çok değerli hocamızı bizimle buluşturuyor, hastanede kalınan süre boyunca anjio hazırlığından taburculuğa kadar her şeyimizle ilgilenen insanlar gönderiyor. Bir yandan da biz öğrencileri eğitiyor. Bunca eğitimi, organizasyonu ve akıl almaz, güç yetmez miktardaki masrafı bireysel olarak sağlayabilecek, karşılayabilecek kaç kişi var ?

Devlet hakikaten çok büyük. Bunca nankörlük edenleri; bursundan-yurduna, hastanesinden-yoluna suyuna varana kadar tepe tepe kullanıp bir de demediğini bırakmayanları dahi kollayacak kadar çok büyük.

Bu vesileyle başta Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı Başkanı Doç.Dr.Hasan Güngör hocam olmak üzere tüm hocalarıma, Kardiyoloji’deki asistan abi/ablalarıma, anjiografi ekibine ve tüm hastane çalışanlarına şahsım ve Vedat Amcam tekrar tekrar teşekkür ederim.

Yaşlanıyoruz, vesselam

Esselamu aleyküm

Geçen yıl aşağı yukarı bu zamanlar sitemi tekrar aktifleştirdiğimde düzenli yazarım diye düşünüyordum, beceremedim yine. Tıp fakültesi yoğun geçiyor, hele ki bu sene kliniğe geçince daha da yoğun oluyor. Öte yandan, insanın hayatında her gün bir şeyler değişiyor. Kayıtsız kalamadığın şeyler varsa, blog tutmak gibi aktiviteleri en sona atıyorsun, bazen de tamamen çıkarıyorsun hayatından.

Her neyse, yaşlanıyoruz işte. Bazen gözümüzün önünde olan ama iç yüzünü çok zaman sonra anlayabildiğimiz olaylar oluyor; iki yüzlü, “şeytani kişilikli” insanları tanır oluyoruz, yaşlanıyoruz. Kötü haberler, haline üzüldüğümüz hastalar; İslam dünyasında cereyan eden olaylar… Ve belki de en çok bizi ehl-i sünnet dışı görüşlere kapılan eski hocalarımız, arkadaşlarımız, yanımızdaki insanlar yaşlandırıyor. Artık farkediyoruz ki, insan kılıklı şeytanlar da çok aktif. Bazen nefis de öyle büyük oluyor ki, haline bakıp vah – tüh ettiğin insanları uyarmaya çalışınca bir tokat da onlardan yiyiveriyorsun: “Sen kim oluyorsun, bunları sana kim öğretiyor, yeni hocaların bize sapık mı diyorlar İrşad !?”

Bazılarının kalpleri artık mühürlenmiş oluyor, ne yaparsan yap vazgeçmiyor sapık fikirlerden. Elbette, hidayet Allah’tan. Ama insan yine de üzülüyor, kendine kızıyor, insani şeytanlara hiddetleniyor.

Allah, bu konuda başta ehl-i sünnet hocalarımızın olmak üzere hepimizin yardımcısı olsun. Görev düşüyor, iş büyük, mesele zor, teknik istiyor, bilgi istiyor, yürek istiyor…

Yaşlanıyoruz, vesselam.

Mehmet İrşad

26 Şubat 2014

Sitemi tekrar aktifleştirdiğimden bu yana ilk sınava gireceğim yarın, inşaallah. Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2. Sınıf, 3. Ders Kurulu: Sinir Sistemi.

Gerçekten sinir eden bir ders kurulu oldu. Yarın Histoloji ve Fizyoloji uygulama sınavları var, cuma günü ise Anatomi. Pazartesi günü teorik sınav olacak. Bu yüzden burayı ihmal ettim yine uzun süre. Çok yorucu oluyor tıp fakültesi. Zaman zaman diyorum: “Hata mı yaptım ?”

Birkaç hafta içerisinde, eğer aklımdakileri uygulayabilirsem kesinlikle yapmadım diyebileceğim. Allah büyük, yardımı ondan diliyorum.

Görüşmek üzere.

Halet-i Ruhiye #1

Üzgündüm genel olarak, Muhsin Yazıcıoğlu konusunda. Bu videoyu bu gözle hiç izlememişim, bilmem kaçıncı izleyişte bir parlama oldu sanki bende…

Allah rahmet eylesin, hepimiz öleceğiz. İman üzere öldükten sonra, ne şekilde ölümün geldiğinin önemi mı var diye bir alimin sözünü okumuştum geçenlerde. Şehadet ! Ne güzel bir göçüş…

Ölümün yaşı yok !

Gençler ölmez mi diyorsun kardeşim ?

Kaç kişi duydum üst üste ben. Herkes gibi normal bir güne başlayacağını sanan, belki 5 – 10 senenin planını uygulamaya çalışan… Ama otobüsten indikten sonra, karşıya geçerken bir arabanın altında kalan.

Minibüse binen, işine – okuluna giderken minibüsün alt geçide uçması neticesinde minibüsün altında kalan.

Diyordu ya rahmetlik Muhsin Yazıcıoğlu, “Ruh bir saniyeliktir. Küf dedi mi bir solukluktur, gitti. Bunun da nerede geleceği, nasıl geleceği, ne şekilde yakalayacağı belli değil. Bir saniyenize bile hakim değilsiniz ! Bir saniyesine bile hakim olamadığınız, hükmedemediğiniz bir hayat için, bir dünya için, bu kadar fırıldak olmanın anlamı yoktur.” diye… Öyle gerçekten.

Düşünsene kardeşim ! Minibüstesin, gülüyorsun, eğleniyorsun. Bir anda hafif bir sarsıntı oluyor, ön tarafa bakayım derken minibüsün takla attığını görüyorsun, 3 saniye sonra artık o gözler görmüyor, o kalp atmıyor, o beyin düşünemiyor.

Nereye gidecektin ? Aklında neler vardı ? Önceden neler yapmıştın ? Gençliğini nerelerde harcamıştın ?

Bak, 24 saat bile sürmeden münker – nekir gelecek. Hepsinin hesabını vereceksin.

Benim gibi, internette, Facebook’ta mı harcadın; yoksa Allah’ın rızasını mı gözettin, O’nun için mi yaşadın, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) ve ashabının yolundan mı gittin ?

Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber…
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber ?
Öleceğiz müjdeler olsun, müjdeler olsun !
Ölümü de öldüren Rabbe secdeler olsun !

Kapı kapı, yolun son kapısı ölümse;
Her kapıda ağlayıp o kapıda gülümse !
O demde ki, perdeler kalkar, perdeler iner,
Azrail’e “hoşgeldin” diyebilmekte hüner !

O dem çocuklar gibi sevinçten zıplar mısın ?
Toprağın altındaki saklambaçta var mısın ?
Ölüm ölene bayram, bayrama sevinmek var;
Oh ne güzel, bayramda tahta ata binmek var !

Ufka bakarlar; ölüm uzakta mı uzakta.
Ve tabut bekler, suya inmek için kızakta…
Sultan olmak dilersen; tacı, sorgucu unut !
Zafer araban senin, gıcırtılı bir tabut !

Necip Fazıl Kısakürek

Duruş

Duruş önemli, çok önemli. Müslümansak, iman etmişsek, en yüce sıfatı taşıyorsak, duruşumuz çok önemli.

Ağırlığı olmalı müslümanın. Tavrının ağırlığı olmalı, sözünde hikmet olmalı, bakışı da susması da çok şey anlatmalı.

Hele hele kâfire karşı…

Bir Müslümanın dinsiz bir kâfire boyun bükmesi ne kadar abestir !

Fakat ruhen zayıflamış kimseler, bunu anlayamazlar. Ve onlarla dostça geçinmeye bakarlar…

Mehmed Zahid Kotku (k.s.)

Yeniden buralarda…

Yeniden buralardayım. Çok zaman geçti değil mi ? Aşağı – yukarı 50 ay geçti…

Yazmayı çok özlemişim. Zaman zaman kendi kendime yazdım, kaydettim, aylar geçtikten sonra sildim. Ne zaman ki Facebook’ta uzun uzun yazar oldum, tekrar farkettim ki: “Yazmayı çok özlemişim!”

Çok zaman geçti. Geçen zamanda elbette çok şey değişti. Okulum değişti, çevrem değişti, yaşadığım il değişti. Ben de değiştim tabi ki… Acı insanı olgunlaştırırmış ya, işte sanırım artık eskisinden kat kat olgunum. En azından, 50 ayı 150 sayabilecek kadar.

Neyse, bunları daha çok konuşuruz inşâAllah. Sonuçta, sık veya seyrek, bir süre buralardayım gibi görünüyor. En azından, kendimi rahatlatabilecek kadar.